1 Mart 2012 Perşembe

Yelkovan, Akrep ve Saniye

Diğer koltuğa geçip oturuyorum. Biraz da televizyona bu köşeden bakayım. Boynum ağrıyor. Sevmedim bu köşeyi. Kalkıp perdeyi tamamen açıyorum. Bu ışık içimi aydınlatmıyor. Kırmızı bir araba geçiyor sokaktan. Evimin önünde yavaşlıyor. Kim olduğunu görmek için dikkat kesiliyorum. Yoksa? Bana? Arabadan inenler gidip karşı evin ziline basıyorlar. Saatin sesi rahatsız ediyor beni. Onu izlemeye başlıyorum. Saniyeyi itmemek için zor tutuyorum kendimi. Saniye ilerlemiyor. Akrep ile yelkovan çoktan kış uykusunda. Bir şeyler atıştırmak için mutfağa gidiyorum. Hazırda hiçbir şey yok. Beni bekliyorlar hazırlamam için. Ben de inatlaşıyorum. Salondan buraya gelirken yorulduğumu fark ediyorum. Yatak odasına geçip şekerleme yapıyorum. Bu beni heyecanlandırıyor. Yelkovan ile akrep bir tek ben uykudayken kımıldıyorlar.
Gözlerimi açmak yorucu. Zor olsa da kalkmalıyım. Yatağımın yanındaki ilaçlarımı içiyorum birer birer. Ne işe yaradıklarından haberim yok. Son ilacıma gelince salondan bir ses geliyor. Bir- iki saniye düşündükten sonra bunun ev telefonu olduğu geliyor aklıma. İlacı yatağa fırlattığım gibi hızla gidiyorum salona. Nefes nefese kalmışım.
“Aaloo! Aloo!”
Karşı taraftan gelen isim tüm heyecanımı gömüyor.
“Yanlış numara!”
Telefonu kapattığımda ellerimin titremekte olduğunu fark ediyorum. Ne zamandır böyle acaba? Bir saat? Bir gün? Bir ay? Bir yıl? Hiçbir fikrim yok. Televizyonu açıp oturuyorum karşısına. Titreme geçmiyor. Ellerimi birbirine kenetleyip sıkıştırıyorum. Olmuyor. Saate bakıyorum. Yine takılmış saniye. O saati boğazlamak istiyorum. Ama bir işe yaramayacak. Kapı çalınıyor. Uzun koridor çok karanlık, ışığı ise yıllardır bozuk. Aslında kapının zilini de bozuk sanıyordum. Kapıyı açtığımda genç bir kız görüyorum.
“ Merhaba teyzeciğim. Eğer ilgilenirseniz size şu ürünümüz…”
Cümlesinin devamını dinlemiyorum bile. İçeri davet ediyorum. Kız şaşırıyor. Ama o kadar ısrar edince kıramıyor beni. Mutfağa gidip ona çay hazırlıyorum. Ama yanında ikram edecek bir şey yok. Son kullanma tarihi geçmiş birkaç kutu bisküviden başka. Kız çayını yudumlarken bana satmak istediği temizlik setini anlatmaya başlıyor. Lafını bölüyorum.
“Adın ne senin? … Anlamı nedir? … Kaça gidiyorsun? … Derslerin nasıl? … Annen baban ne iş yapıyor? … Kaç kardeşsiniz? … Tek başına sıkılmıyor musun? … Okula neyle gidiyorsun?”
O ise temizlik setini bir türlü anlatamamış olmaktan ötürü huzursuz. Sorularıma kısa cevaplar veriyor. Konuşmak istemiyor. Onunla konuşurken çenemin hareketsizlikten ağrımış olduğunu fark ediyorum. Benim temizlik setiyle ilgilenmediğimi anlayınca gitmek istiyor. Yemeğe kalması için ne kadar ısrar etsem de artık dinlemiyor beni. Kapıyı ardından kapatıp kalkıyorum. İlaçlarımı yine sırasıyla içiyorum. Son ilacımı içerken müthiş bir ferahlama kaplıyor içimi. Gözlerimi kapatıyorum. Titreyen ellerim bir tane daha atıyor ağzıma o ilaçtan. Ve bunu birkaçı daha izliyor. Ta ki kutu boşalana kadar. İçtikçe rahatlıyorum. Sanki ruhum uçtu, uçtu… Yelkovan, akrep ve saniye umurumda değil artık. Onlar buraya ait ama ben değilim. Kapı ve telefon sesleri duyuyorum. Ve insan sesleri. Hepsi benim için. Hepsi! Memnuniyet yüzüme en güzel gülümsememi bırakıyor. Ve gözlerimi açmıyorum.

Vişneçürüğü Dolap

Eline kâğıt kalem alıp sıralamaya başladı. Elleri vücudundan bağımsız, yüzü kâğıt gibiydi.
“Faturalar ve garanti belgelerinin yeri, vişneçürüğü dolabın içindeki önemli şeyler, tabak çanakların verileceği kişiler, kötü günler için sakladığı paraların yeri…”
Hiçbir şeyi unutmamalıydı. Aylin ile Ahmet bilmezlerdi neyi ne yapacaklarını.
Çünkü doktor ona söylemişti “ Her an olabilir” diye, o da zaten bunu bekliyormuş gibi kendi kendine
 “ Hemen hazırlanmalıyım o zaman” demişti. Doktor şaşkındı. Kadın odanın içinde uzaklara bir yerlere daldı “ Ölüme hazırlanmalıyım.”
Ama asıl yazmak istediği şeyi yazamıyordu bir türlü. Bu sefer yapacaktı.
Kâğıdın en altına “ Beni” yazdı. Derin bir nefes almak için kafasını kaldırdı. Yüzü hala ifadesizdi. Önce kafası sonra elleri düştü aylardır yattığı hastane odasında. Cümle yarım kaldı.
Aylin ile Ahmet annelerinin ne demek istediğini anlamışlardı. Görünmez bir el görünmez bir kalemle
“ Unutmayın!” yazdı cümlenin sonuna.

Bir Gece Gelirim

Gardırobun kapağını açtı. En sevdiği elbisesini çıkarıp üzerine tuttu aynanın önünde. Hoşuna gitmişti. Siyah külotlu çorabını giydi, üzerine de elbiseyi. Loş ışıklı yatak odasında her yer topluydu. Her zaman düzenli tutardı bu odayı. Tuvalet aynasının karşısına oturdu. Önündeki çekmeceyi açıp kremini sürdü yüzüne. Mavi göz farını çıkardı ama sonra vazgeçti. Onu önceki gece sürmüştü, mavi ona şans getirmemiş olabilirdi. Kahverengi bir göz makyajı yaptı. Rujunu sürüp ayağa kalktı. En son parfümünü sıkıp salona geçti, saat 10.00’du. Artık gelebilirdi. Zaman geçirmek için televizyonu açtı biraz sonra sıkılıp kapattı. Mutfaktaki şarabı ve kadehleri koydu sehpanın üzerine. Duvardaki yuvarlak saate baktı: 10.58. önceki gün aldığı dergiyi okumaya başladı. Kendine söz verdi, bir daha bakmayacaktı saate. Dergiyi bitirmişti. Saat ona fısıldadı. 12.00 olmuştu. Dergiyi fırlattı bir kenara. Gözlerini yere devirdi kolları sarsılıyordu. Onunla aylar önceki son görüşmelerini hatırladı. “Hoşça kal” demişti. “Peki, bir daha gelmeyecek misin” Ama sorusunun cevabından korkuyordu kadın. Ellerini ceplerinden çıkarıp yanaklarını okşamıştı kadının. “Bir gece gelirim belki…”.

9 Kasım 2011 Çarşamba

An

Kendisine doğru geliyordu. Yaklaşıp ellerini tuttu. Devamı nasıl olmalıydı? Bu anı yaşamamıştı ki!

Çakmak

Çakmağını ağzındaki sigaraya yaklaştırdı. Ama yakmadı. Sebepleri hiç sevmezdi.

Dokunmak

   Yüzüme yansıyan ışık gözlerimi alıyor. Ama yaptığım işe devam ediyorum. Gözlerimi ayırmadan bakıyorum ona. O ise içime bakıyor. Görebildiğinden emin değilim. Kafasını çeviriyor. Masada baygın yatan adamı tanımıyor gibi. Ama ben tanıyorum. Geçenlerde dokunmuştu kalbime. İsminin önemi yok. Şimdi bakışları kareli zeminde sabit. Ağzından gelen kan durumu açıklamıyor. Neden? Yeniden bana dönüyor;
- Ne sandın. Buna izin veremezdim.
Dudakları pislik çıkarıyor yüzüme. Elimle siliyorum. Bakışlarım değişmiyor ama. Zavallı adam bana dokunmamıştı bile. Neden dokunmamıştı? Arif'in elleri titriyor, sesi gibi. Sesini hiç beğenmezdim. Güzel kargalar...
Ayağa kalkıyorum. Onun kimliğinden emin olmak istiyorum. Dokunmalıyım. Ben ona yaklaştıkça yattığı masa geriye gidiyor. Sonra belime inen kalın kemerin acısı durduruyor beni. Ve aynı anda bir sürü kemer... Ağlıyorum. Biliyorum o da ağlıyor. Gözyaşlarına dokunabiliyorum.*

* Öykü Teknesi Dergisi Filika Eki'nin Kasım-Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Aforizmalar

* Her insanın bir etiketi vardır, ki bu başkalarının onda görmek istediği ilk şeydir.
* Tüm kabuslar karanlıkta görülür.
* Kapıyı kapatmak kapının arkasındakini yok etmez.
* Bugün zavallıdır.

Gülbin GÜNEY