9 Kasım 2011 Çarşamba

An

Kendisine doğru geliyordu. Yaklaşıp ellerini tuttu. Devamı nasıl olmalıydı? Bu anı yaşamamıştı ki!

Çakmak

Çakmağını ağzındaki sigaraya yaklaştırdı. Ama yakmadı. Sebepleri hiç sevmezdi.

Dokunmak

   Yüzüme yansıyan ışık gözlerimi alıyor. Ama yaptığım işe devam ediyorum. Gözlerimi ayırmadan bakıyorum ona. O ise içime bakıyor. Görebildiğinden emin değilim. Kafasını çeviriyor. Masada baygın yatan adamı tanımıyor gibi. Ama ben tanıyorum. Geçenlerde dokunmuştu kalbime. İsminin önemi yok. Şimdi bakışları kareli zeminde sabit. Ağzından gelen kan durumu açıklamıyor. Neden? Yeniden bana dönüyor;
- Ne sandın. Buna izin veremezdim.
Dudakları pislik çıkarıyor yüzüme. Elimle siliyorum. Bakışlarım değişmiyor ama. Zavallı adam bana dokunmamıştı bile. Neden dokunmamıştı? Arif'in elleri titriyor, sesi gibi. Sesini hiç beğenmezdim. Güzel kargalar...
Ayağa kalkıyorum. Onun kimliğinden emin olmak istiyorum. Dokunmalıyım. Ben ona yaklaştıkça yattığı masa geriye gidiyor. Sonra belime inen kalın kemerin acısı durduruyor beni. Ve aynı anda bir sürü kemer... Ağlıyorum. Biliyorum o da ağlıyor. Gözyaşlarına dokunabiliyorum.*

* Öykü Teknesi Dergisi Filika Eki'nin Kasım-Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Aforizmalar

* Her insanın bir etiketi vardır, ki bu başkalarının onda görmek istediği ilk şeydir.
* Tüm kabuslar karanlıkta görülür.
* Kapıyı kapatmak kapının arkasındakini yok etmez.
* Bugün zavallıdır.

Gülbin GÜNEY

24 Ekim 2011 Pazartesi

Mızıkacı Kız

   Tüm sokağı kaplayan mızıka sesi. Mızıkayı kavramış minik eller. Kızın kucağında ona ait olmadığı belli olan bir yaşlarında bir bebek. Yaşı da nereden baksanız on iki- on üç. Sokağın ortasına oturmuş insanların yüzüne bakıyor. Ha tabii bir de mızıka çalıyor. Dikkatlerini çekmeli. Mızıka ve bebek tam da bu yüzden. Herkes görmezden geliyor onu. Alınmıyor. Alışmış gibi. Arada bir mızıkayı indiriyor ağzından. Bebek rahat durmuyor, sürekli onun yerini değiştiriyor küçük annesi. Önlerinde serili bir peçete var. Üzeri boş. Bazıları inceliyor kızı ve bebeği ama çantalarını açmıyorlar. Hızla uzaklaşıyorlar. Takım elbiseli adam yanlarına gelip duruyor. Kız dikkatle inceliyor onun uzun boyunu. Adam cebinden çıkardığı 1 lirayı atıyor kızın önüne. Kız “ Allah razı olsun” diyor belli belirsiz. Adam da hızla uzaklaşıyor. Sanki “Yağ Satarım” oyunundalar. Ama kız arkasına bakmıyor. O yaşta birinin olabileceği tüm ciddiyetle kucağındaki bebeği tutuyor. Mızıkaya ara veriyor. Başka şarkı… Önünden onun yaşlarında iki kız geçiyor. Çok güzel giyinmişler. Yanlarında anneleri, ellerinde alışveriş poşetleri var. Kısa saçlı kızın ayakkabılarına bakıyor küçük anne. Onun benzerini dün gece rüyasında görmüştü. Sonra düşleri yandı. Unutmak zorunda kaldı hepsini. Bebek, eliyle kızın başörtüsünü indiriyor. Şımarıklığından ötürü poposuna şaplağını da ihmal etmiyor küçük annesi. Kız kırmızı başörtüsünü düzeltip bebeği eteğinin üzerinde yerini değiştiriyor. Bebeğin kulağına sinirli sinirli bir şeyler söylüyor. O da küçük annesini anlıyor ve artık rahat duracağına söz vererek birkaç kere kafasını oynatıyor. Ve mızıkaya devam… Bu da yeni bir şarkı. Önündeki peçeteye bakıp üzülüyor. Ablası görünmeyen bir köşeden onu izliyor. “ Ne yapayım” diyor bakışlarıyla, üzgün. Kara bulutlar dolaşıyor sokakta. Çok geçmeden de yağmur başlıyor. Yağmur ona “ Paydos” diyor. O da önündeki birkaç lirayı alıyor ve bebeğiyle yağmur damlalarının üzerinde sıçrayarak yok oluyor.*

*Öykü Teknesi Dergisi Filika Eki'nin Eylül-Ekim 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Gülbin GÜNEY

Dokunmak

   Yüzüme yansıyan ışık gözlerimi alıyor. Ama yaptığım işe devam ediyorum. Gözlerimi ayırmadan bakıyorum ona. O ise içime bakıyor. Görebildiğinden emin değilim. Kafasını çeviriyor. Masada baygın yatan adamı tanımıyor gibi. Ama ben tanıyorum. Geçenlerde dokunmuştu kalbime. İsminin önemi yok. Şimdi bakışları kareli zeminde sabit. Ağzından gelen kan durumu açıklamıyor. Neden? Yeniden bana dönüyor;
- Ne sandın. Buna izin veremezdim.
Dudakları pislik çıkarıyor yüzüme. Elimle siliyorum. Bakışlarım değişmiyor ama. Zavallı adam bana dokunmamıştı bile. Neden dokunmamıştı? Arif'in elleri titriyor, sesi gibi. Sesini hiç beğenmezdim. Güzel kargalar...
Ayağa kalkıyorum. Onun kimliğinden emin olmak istiyorum. Dokunmalıyım. Ben ona yaklaştıkça yattığı masa geriye gidiyor. Sonra belime inen kalın kemerin acısı durduruyor beni. Ve aynı anda bir sürü kemer... Ağlıyorum. Biliyorum o da ağlıyor. Gözyaşlarına dokunabiliyorum.

                                                                                         Gülbin GÜNEY

İki Hikayesi

“ Koçum bize iki fıçı daha”
“ Hayır” dedi.Çok içmiştik. Gözleri kapanıyordu.
“1 bira ve 1 bira ayrı olsun”
Garson şaşkınlıkla yüzüme baktı. Tayfun’un sarhoşluğuna verdim.
Biralar geldikten sonra bana dönüp
“2’yi sevmem” dedi. “Ben onu çok sevdim ama biz hiç 2 olmadık”
Masaya vurdu gözyaşlarıyla.
“Benim için 1’den sonra 3 gelir…”

Gülbin GÜNEY

Yelkovan, Akrep ve Saniye

   Diğer koltuğa geçip oturuyorum. Biraz da televizyona bu köşeden bakayım. Boynum ağrıyor. Sevmedim bu köşeyi. Kalkıp perdeyi tamamen açıyorum. Bu ışık içimi aydınlatmıyor. Kırmızı bir araba geçiyor sokaktan. Evimin önünde yavaşlıyor. Kim olduğunu görmek için dikkat kesiliyorum. Yoksa? Bana? Arabadan inenler gidip karşı evin ziline basıyorlar. Saatin sesi rahatsız ediyor beni. Onu izlemeye başlıyorum. Saniyeyi itmemek için zor tutuyorum kendimi. Saniye ilerlemiyor. Akrep ile yelkovan çoktan kış uykusunda. Bir şeyler atıştırmak için mutfağa gidiyorum. Hazırda hiçbir şey yok. Beni bekliyorlar hazırlamam için. Ben de inatlaşıyorum. Salondan buraya gelirken yorulduğumu fark ediyorum. Yatak odasına geçip şekerleme yapıyorum. Bu beni heyecanlandırıyor. Yelkovan ile akrep bir tek ben uykudayken kımıldıyorlar.
Gözlerimi açmak yorucu. Zor olsa da kalkmalıyım. Yatağımın yanındaki ilaçlarımı içiyorum birer birer. Ne işe yaradıklarından haberim yok. Son ilacıma gelince salondan bir ses geliyor. Bir- iki saniye düşündükten sonra bunun ev telefonu olduğu geliyor aklıma. İlacı yatağa fırlattığım gibi hızla gidiyorum salona. Nefes nefese kalmışım.
“Aaloo! Aloo!”
Karşı taraftan gelen isim tüm heyecanımı gömüyor.
“Yanlış numara!”
Telefonu kapattığımda ellerimin titremekte olduğunu fark ediyorum. Ne zamandır böyle acaba? Bir saat? Bir gün? Bir ay? Bir yıl? Hiçbir fikrim yok. Televizyonu açıp oturuyorum karşısına. Titreme geçmiyor. Ellerimi birbirine kenetleyip sıkıştırıyorum. Olmuyor. Saate bakıyorum. Yine takılmış saniye. O saati boğazlamak istiyorum. Ama bir işe yaramayacak. Kapı çalınıyor. Uzun koridor çok karanlık, ışığı ise yıllardır bozuk. Aslında kapının zilini de bozuk sanıyordum. Kapıyı açtığımda genç bir kız görüyorum.
“ Merhaba teyzeciğim. Eğer ilgilenirseniz size şu ürünümüz…”
Cümlesinin devamını dinlemiyorum bile. İçeri davet ediyorum. Kız şaşırıyor. Ama o kadar ısrar edince kıramıyor beni. Mutfağa gidip ona çay hazırlıyorum. Ama yanında ikram edecek bir şey yok. Son kullanma tarihi geçmiş birkaç kutu bisküviden başka. Kız çayını yudumlarken bana satmak istediği temizlik setini anlatmaya başlıyor. Lafını bölüyorum.
“Adın ne senin? … Anlamı nedir? … Kaça gidiyorsun? … Dersler nasıl? … Annen baban ne iş yapıyor? … Kaç kardeşsiniz? … Tek başına sıkılmıyor musun? … Okula neyle gidiyorsun?”
O ise temizlik setini bir türlü anlatamamış olmaktan ötürü huzursuz. Sorularıma kısa cevaplar veriyor. Konuşmak istemiyor. Onunla konuşurken çenemin susmaktan ağrımış olduğunu fark ediyorum. Benim temizlik setiyle ilgilenmediğimi anlayınca gitmek istiyor. Yemeğe kalması ne kadar ısrar etsem de artık dinlemiyor beni. Kapıyı ardından kapatıp kalkıyorum. İlaçlarımı yine sırasıyla içiyorum. Son ilacımı içerken müthiş bir ferahlama kaplıyor içimi. Gözlerimi kapatıyorum. Titreyen ellerim bir tane daha atıyor ağzıma o ilaçtan. Ve bunu birkaçı daha izliyor. Ta ki kutu boşalana kadar. İçtikçe rahatlıyorum. Sanki ruhum uçtu, uçtu… Yelkovan, akrep ve saniye umurumda değil artık. Onlar buraya ait ama ben değilim. Kapı ve telefon sesleri duyuyorum. Ve insan sesleri. Hepsi benim için. Hepsi! Memnuniyet yüzüme en güzel gülümsememi bırakıyor. Ve gözlerimi açmıyorum.

Gülbin GÜNEY

Karanlık

   Ne kadar koştuğumu bilmiyordum. Ama durduğumda terden sırılsıklam olduğumu ve bacaklarımdaki kasların da benimle birlikte derin derin nefes aldığını fark ettim. Sırtımı gidip duvara yasladım ve çöktüm yere. Bulamazlardı artık beni. Yine de rahatlayamıyordum. Farkında olmadan sıktığım ellerimi açtım. Sağ elim boş değildi. Bir şey saklamıştı kendine. Küçük kırmızı bir toka. Onu görür görmez kızın çığlıkları ele geçirdi beynimi. Ayağa kalktım, eve yaklaşıyordum. Üzeri yer yer kan izleri olan gömleğimi çıkarıp fırlattım bir kenara. Avucumda küçük kırmızı toka, karanlıkta gözümdeki yaşlarla ilerliyordum.

Gülbin GÜNEY

Düğün Resimleri

   Yine huzurlu bir gün Sema Hanım için. Birine sözü varmış gibi hemen kalkıp giyindi. Bir yandan da " Arif Bey kahvesini bekliyordur" diye söyleniyordu. Bir koşu hazırladı bol köpüklü iki fincan kahveyi. Arif Bey, sabah erkenden karşılıklı kahve içmeyi seviyordu. Salona gitmeden kocasının en sevdiği kokusunu fark ettirmeden süründü. İçeri geçip kahveleri sehpaya koydu. Geçip oturdu yerine. Elleri titreyerek kahvesini aldı Sema Hanım. Ve Arif Bey'in boş koltuğuna baktı. Derin bir iç çekip başını eğdi yere. " Onsuz bir gün daha" dedi kendi kendine sehpanın ucundaki düğün resimlerine bakarken.*


* Öykü Teknesi Dergisi Filika Eki'nin Temmuz-Ağustos 2011 sayısında yayımlanmıştır.


Gülbin GÜNEY